Wednesday, 10 March 2010

demokrasi kurtar bizi!

Elazığ’da onlarca insan yıkılan kerpiç evlerin altında boğularak öldü. Felaketi anlatmak için İsmet Berkan şu fotoğrafı twitlemişti:


İnsanları depremin değil kerpiç evlerin öldürdüğü konusunda başbakan dahil herkes hemfikir, Erdoğan’ın konuşması kutsal kitaptan alıntı gibi: “Şüphesiz ki bu bölgenin yerel mimari anlayışı kerpiç yapılanmadır. Bu kerpiç yapılanmanın da ne yazık ki tabii faturası, bedeli ağır olmuştur. Bir asra yakın bir süredir deprem görmeyen bu bölgede şu anda bir deprem gerçekleşiyor. Deprem olan bu bölgemizi şüphesiz ki çok daha farklı bir şeklide imar etmek için de süratle Toplu Konut İdaremize gerekli talimatları verdik.” (ntvmsnbc, 2010) Şüphesiz ki başbakanımızın söylediklerinde doğruluk payı vardır ve TOKİ’ye gerekli talimatların depremden sonra verilmesiyle ilgili ne yazık ki herkesin bildiği bir Nasreddin hoca fıkrası vardır.

Ahmet Altan da dünkü yazısında kerpiç evlerin varlığını demokrasinin yokluğuna bağlamış. Yazının ilk satırlarında siz de bir Yılmaz Özdillik yakaladınız mı? Benim şahsen tüylerim ürperdi. Kısa cümleler, tekrarlar ve enterlarla ilgilenmeyeceğim gerçi, benim konum Altan’ın sonlara doğru yaptığı tespitler:

“...
Ben yeniyetmeyken mahalle çocuklarının çok sevdiği galiz bir laf vardı, dayanamayacağım söyleyeceğim, “bana faydası olmayan kilisenin papazını öpeyim,” alın imparatorluğunuzu, cumhuriyetinizi, laikliğinizi, ilke ve inkılâplarınızı, şapkanızı, darbenizi, ne isterseniz ondan yapın.
Bunlarının hiçbirinin o köylülere bir faydası yok, olmamış, olmayacak.
Onların hayatını bunların hiçbiri kurtarmaz, onların hayatlarını, buralarda aydın geçinenlerin bile bir tür “fantezi” sandıkları “demokrasi” kurtarır ancak.
...
Demokrasi, insanın her şeyden daha önemli ve kutsal olması anlamına gelir, demokrasi olsaydı, Meclis lojmanlarına, orduevlerine, memur kamplarına, Atatürk heykellerine harcadığınız parayı Elazığ köylerine harcamak zorunda kalırdınız, kerpiç evlerin içinde sabaha karşı yıkılan duvarların altında ezilerek ölmezlerdi.
Asfalt yolları, sağlam evleri, çiçekli bahçeleri olurdu.
...”


Asfalt yollar, sağlam evler, çiçekli bahçeler demokrasiyle olur mu hakikaten? Aydın geçinmiyorum ancak Ahmet Altan’ın “demokrasi”den anladığı bana bir tür “fantezi” geldi.

Elazığ’daki insanlar demokrasisizlikten değil, yoksulluktan ve Altan'ın yaptığı gibi illa ki tek sebep tek sonuç üzerinden ilerleyeceksek, kapitalizmden öldüler. Demokrasi kapitalizmin karşısında duruyor olsaydı, alıntıdaki düz mantığa indirgenebilir olduğunu varsayımıyla, bir nebze kabul edilebilir bir tespit olabilirdi  Altan'ınki . Ama demokrasi dediğin kapitalizmle kolkola yürüyor benim bildiğim. Sonuçta, kapitalizmi feodalizmden ayıranlardan biri de “hesabına çalışacağın sermaye sahibini seçme özgürlüğü” ve böyle bakıldığında padişah değil de temsilciler seçme özgürlüğüne pek benziyor.

Peki Elazığ'daki insanların asfalt yolları, sağlam evleri, çiçekli bahçeleri nasıl olurdu? Neden olamadı ve neden öldüler?

O insanlar Türkiye sosyal devlet makyajı yapmayı bile başaramadığı için, vahşi kapitalizmi dizginleyemediği, gelir dağılımındaki uçurumun derinleşmesini engelleyemediği, devletin aklına kerpiç ev yerine toplu konut yapmak deprem olduktan ve 50 kişi öldükten sonra geldiği için öldüler. Yoksa en kral demokrasi de gelse, eğitim ve sağlık, eşit ve ücretsiz dağıtılmadıkça, işsiz kalanlar aç kaldıkça o insanlar yoksul kerpiç evlerinde doğar, yaşar ve ölürler. Ahmet Altan da en iyi ihtimalle kavram kargaşası yaşıyor, yoksa madende ölen işçileri ergenekona bağlayan samanyolu tv'den pek farkı yok şu yazının.

*

Fotoğraf: Radikal Galeri Haber
Başbakanın Açıklamaları, ntvmsnbc
Ahmet Altan'ın yazısı, Taraf

*

Yağız'ın yorumundan sonra Zübük'ü eklemek farz oldu, "demokrasi öyle bir şeydir kiii tadından yenmez!"


Monday, 8 March 2010

Sokaklar Bizimdir Hesap Sorulmaz, 12'den Sonra Büyü Bozulmaz

 

Bu akşam ben de kadınlarla birlikte sokakta, tünelde, meydanda kadın başıma parti yapıyorum!
 
8 Mart gecesi sokaktayım, arkadaşlarımla birlikteyim, eğleniyorum. Tüneldeyim, meydandayım. Omuz ya da laf yemeden, duvarlara itilmeden, karaltılara aldırmadan ilerliyor, alt geçitlerden geçiyorum. Korkumu yatıştırmak için cebimde telefonumu aramıyorum elimle. Hep sıkı sıkı sarıldığım kocaman çantamı da evde bıraktım. Erkek gibi yürümeye çalışmıyor, bana çevrilen bakışlardan kaçmıyorum. Geldiğim bu yerde birini bekliyormuş gibi yapmak zorunda değilim, tek başıma ya da arkadaşlarımla ya da bir kadının eli elimdeyken. Issız köşelerden kaçmadan, görünmez olmak için çabalamadan, bir erkeğin koruyucu kolu olmadan, kendi kendime rol yapmadan ilerliyorum.

Meydan okuyorum, meydandayım, meydan okuduklarıma maruz kalmamak için geldim buraya.... Yerleştiğim kente bağlanıyor, gecenin ve sokağın tekinsiz kalbinde şarkılar söylüyorum. Tüm gün sakınmadığım adımıma hız veren korku değil, bir kutlamanın coşkusu. Kaşlarımı çatmadan, kendi kılığımda eğleniyorum.

İnerken arkamda bıraktıklarım ve çıkarken karşılaştıklarıma, bana sokulmaya çalışan korkuya, karanlığa, bunlara rağmen buradayım. Gecenin sonunda eve vardığımda, güvende olduğuma dair haber bekleyen hiçbir arkadaşımı "çaldırma" ihtiyacı duymayacağım.


Telaşımı heyecanımda yok ettim, ışıkta duruyorum ve gülümsemekten imtina etmiyorum.

“Sokaklar Bizimdir Hesap Sorulmaz, 12'den Sonra Büyü Bozulmaz”

Friday, 5 March 2010

barney

neoklasik iktisatçı gibi duruyor ama gizli ekolojist bu adam, demedi demeyin.

Tuesday, 2 March 2010

bankalar ve kârları

Geçenlerde, binlerce işçi çıkaran bankalar bir bir kârlarını açıklıyor yazmıştım ancak detaylı bakma fırsatım olmamıştı. Akbank finansal tablolarını ve bağımsız denetim raporunu websitesinde yayınlamış, buna göre 2008 yılı sonuna yaklaşırken bin küsur çalışanını işten çıkaran Akbank, 2009 yılında net dönem kârını %53, özkaynaklarını ise %28 artırmış.

Kadir, “Peki neden bankaların aldığı personellerden bahsetmiyorsun?” demişti, personel akış tablosu gibi bir şey yok ama bağımsız denetim raporunun 2. sayfasındaki “31 Aralık 2009 tarihi itibarıyla Banka’nın personel sayısı 14.714 (31 Aralık 2008: 15.127) kişidir.” notundan 2009 yılı içerisinde bankanın personel sayısının nette 413 kişi azaldığını görüyoruz, halbuki işten çıkarmalar Kasım 2008’de olmuştu. Eylül 2008 raporuna bakarsak, denetim raporu tarihi itibarıyla Banka’nın personel sayısının 15.789 olduğunu görebiliyoruz. 

Özetle, Eylül 2008’de Akbank’ın personel sayısı 15.789 iken özkaynak büyüklüğü TL 11,2 milyar imiş, Aralık 2009 itibarıyla personel sayısı nette 1.075 azalan Akbank’ın özkaynak büyüklüğü 2008’in üçüncü çeyreğiyle karşılaştırıldığında %29 artmış. İşten çıkarmalardan sonra 2008 yılı dönemi için TL 1.7 milyar kâr açıklayan Akbank, 2009 yılı dönemi için de TL 2.7 milyar kâr açıklamış.

Olan yine çalışanlara oldu yani, beyaz yakalılar örgütlenmemeye ve kendilerini pöti burjuva olarak görmeye devam etsinler.

Monday, 1 March 2010

mühim olan niyet

tenarha'ya yaşam koçluğu üzerine bikbik yapıp mühim olan niyet dedim de aklıma geldi, geçen haftaki Whittington okumasında Weick'ten verilen bir örnek vardı nefis, Weick'in kendi kitabından (Sensemaking in Organizations) buldum örneği şimdi:

"The incidient, related by the Hungarian Nobel Laureate Albert Szent-Gyorti and preserved in a poem by Holub (1977), happened during military manouvres in Switzerland. The young lieutenant of a small Hungarian detachement in the Alps sent a reconnaissance unit into the icy wilderness. It began to snow immediately, snowed for 2 days, and the unit did not return. The lieutenant suffered, fearing that he had dispatched his own people to death. But on the third day the unit came back. Where had they been? How had they made their way? Yes, they said, we considered ourselves lost and waited for the end. And then one of us found a map in his pocket. That calmed us down. We pitched camp, lasted out the snowstorm, and then with the map we discovered our bearings. And here we are. The lieutenant borrowed this remarkable map and had a good look at it. He discovered to his astonishment that it was not a map of the Alps, but a map of the Pyrenees”
Özetle, tatbikata gönderilen bir grup asker Alplerde kar fırtınasında mahsur kalıyor, artık öleceklerine inandıklarında askerlerden birinin cebinden bir harita çıkıyor ve o haritaya göre yollarını bulup dağdan çıkabiliyorlar. Geri döndüklerinde yüzbaşı askerlerinin kurtulmasını sağlayan şu haritaya bir bakmak istiyor ve haritayı eline alınca hayrete düşüyor, çünkü harita Alplerin değil Pirenelerin.

Yani askerlerin o haritayla kurtulabileceklerine inanmaları onların kurtulmalarını sağlıyor, ellerine torosların haritasını versek yine kurtulacaklardı muhtemelen. Mühim olan niyete bağlayışım buradan. Weick tabi bu örneği stratejik yönetim eleştirisini yaparken kullanıyor ve kafanız karıştığında herhangi eski bir stratejik plan iş görür diyor.

Weick, K. (1995) Sensemaking in Organizations. Sage Pubications

Thursday, 25 February 2010

What is Strategy -

"and does it matter? diye devam ediyor Whittington'ın sorusu, klasik stratejik yönetim teorileriyle dalgasını geçmeden önce.

Giriş cümleleri biraz fikir verecektir, ben çok güldüm:

Amazon.com lists forty-seven books available with the title Strategic Management. Most are thick tomes, filled with charts, lists and nostrums, promising the reader the fundamentals of corporate strategy. .... These texts generally sell at around $50. 


There is a basic implausibility about these books. If the secrets of corporate strategy could be acquired for $50, then we would not pay our top managers so much.

Whittington, R. (2008) What is strategy – and does it matter? Thomson, London. (Chapter 1)

Maria Puder olmak

"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum." dedi. "Bu eksiklik sana değil, bana ait. Bende inanmak noksanmış. Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanmadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum. Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar. Ama şimdi inanıyorum. Sen beni inandırdın. Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum. Seni istiyorum. İçimde müthiş bir arzu var. Bir iyi olsam!”
Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna

***

Bundan yaklaşık 10 sene önce Maria Puder olduğumu sanarken Raif Efendiydim, büyüdüm Maria Puder oldum. Yani:

"Nereye çağırırsan gelirim!"